Pozitivizm ve Ötesi

Pozitivizm; biraz entelektüel birikimi olan, üniversite sıralarından geçmiş ve arada kitap karıştırmayı seven herkesin her gün olmasa da arada sırada duyduğu, aşina olduğu bir kavram. Ancak bu kavramı olay ve olgulara pozitif, yani iyi yönden yaklaşmayı hayat felsefesi olarak belirlemek şeklinde tanımlayabileceğimiz pozitiflik ile karıştırmamak gerekir. Pozitivizm, deney ve gözlem yoluyla kanıtlanabilir, test edilebilir bilgiyi bilimsel bilgi olarak kabul etmek anlamına gelen bilimsel metodolojinin adıdır. Aynı zamanda bir düşünme biçimidir. Zira pozitivistler için deney ve gözlem ile test edilemeyen bir olgunun doğruluğundan söz edilemez. Ancak kanıtlanabilir olan şey normatif doğrudur, geriye kalan her şey ise şüpheli safsatalardır.

Bilim dendiğinde akla gelenler.

 Nitekim pek çoğunuzun fen bilimleri olarak bildiği bilimsel çalışma alanlarına literatürde pozitif bilimler denir. Araştırma nesnelerini çeşitli deneylere tabi tutarak sonuca ulaşmaya çalışan bu bilimler, pozitivist karakterleri gereği bilimsel olanı yani nesnel gerçekliği yansıttığı addedilen bilimler olmaları dolayısıyla da evrensel kabul görür. Bu noktaya kadar kabulümüz, bir derdimiz yok. Bütün bu “bilimselliğine” karşın pozitivizm bile şüpheyle bakılması gereken, eleştirel açıdan derinlemesine değerlendirilmesi elzem bir yaklaşımdır.

“Yok artık! Bilimsel gerçeğe ulaşmanın temel yöntemi olarak evrensel kabul gören pozitivizmi de mi eleştireceğiz be kardeşim? Bu kadar da şüpheci olunur mu?” demeyin. Ben dedim ve sonunda hak ettiğimi aldım. Artık başlayabiliriz.

Pozitivizmin Negatifliği

Frankfurt Okulu’nun en önemli üyelerinden bir olan toplumbilimci ve düşünür Max Horkheimer, eleştirel düşüncenin karşısında bir düşünme pratiği olarak değerlendirdiği pozitivist düşüncenin özerk bireyin sonunu getirdiğini belirtir. Pozitivizmin deney ve gözleme atfettiği değerden bahsetmiştik. Bu bağlamda Horkheimer’ın perspektifinden pozitivizm, tahayyül gücüne karşılık kanıtlama ve gözleme öncelik veren, bilimsel bilgi ile toplumsal çıkarlar arasında hiçbir surette ilişki kurmak istemeyen ve adeta bilgiyi tek, fetişleştirilmiş değer haline getiren ideolojik bir pratiktir. İdeolojiyi de “toplumsal gerçekliğin belirli bir sınıfın sınıfsal çıkarlarının devamı adına manipüle edilmiş gerçeklik” olarak tanımladığımızda pozitivizmin sınıfsal karakteri de ortaya çıkmaya başlar.

Frankfurt Okulu’nun önde gelen iki ismi: Max Horkheimer (solda) ve Theodor W. Adorno (sağda).

Pozitivist düşünceye göre herhangi bir şey deney ve gözlem yoluyla kanıtlanamıyorsa elde edilen bilginin bilimsel bir değeri de olamaz. Dolayısıyla dikkate alınmasına gerek yoktur. Zira pozitivist düşüncenin temel söylemlerinden birisi de sosyal bilimlerin esas itibariyle birer bilim olmadığıdır. Nitekim sosyal bilimlerin nesnesini teşkil eden sosyal hayatta çok fazla toplumsal değişken vardır. Bu kadar çok değişkeni, tıpkı pozitif bilimlerin araştırma yöntemlerinde olduğu gibi laboratuvar ortamında izole edilmiş bir biçimde aynı anda gözlemleyip kontrol edebilmek imkansızdır. Bu nedenle toplumsal pratiklerin pozitif bilimlerde olduğu gibi bütünüyle ele alınıp kanıtlanması da olanaksızdır.

Elbette pozitivist yöntem bilimsel bilgiye, gerçeğe ulaşma adına benimsenmesi gereken, sonuca götüren yararlı bir yöntemdir. Ancak bu durum pozitif bilimler ya da doğa bilimlerinin çalışma alanları için geçerlidir. Pozitivizmin toplumsal gerçekliği deney ve gözlem ile kanıtlanabilir olanın dar alanına hapseden sınırlı perspektifinden sosyal bilimlerin konusu olan toplumsal gerçekliğe bakmak bizi hatalı ve ideolojik bir sonuca ulaştıracaktır. Pozitivizmin evrensel olarak gördüğü yerleşik toplumsal kabul neticesinde bir doğa bilimcinin çıkıp: “Sosyal bilimler aslında bilim değildir! Toplumsal hayat bir laboratuvar değildir. Bunların tamamı kanıtlanması imkansız iddialardan ibarettir” demesi son derece doğal karşılanır ve kabul görür. En nihayetinde hepimiz pozitif bilimlerin takipçileriyiz.

Oysaki toplumsal gerçeklik, yalnızca deney ve gözlemle kanıtlanabilen doğa bilimlerinin sınırının ötesine uzanır; toplumsal süreçleri diyalektik çerçevede ele alan sosyal bilimler de tıpkı doğa bilimleri gibi mevcut gerçekliği açıklamaya muktedirdir. Tıpkı doğa bilimlerinde olduğu gibi sosyal bilimlerinde konuları ve inceleme alanları belirlidir. Toplumsal olaylarının neden cereyan ettiği de belirlidir ve yine toplumsal süreçlerin kendisinde bulunabilir. Dolayısıyla bunlar kanıtlanabilir ve bilimsel olarak ortaya konabilir. Bir toplumda yer etmiş siyasi tutumun sebepleri yine o toplumun tarihsel ve kültürel geçmişinde bulunabilir, bir ülkedeki ekonomik krizin toplum üzerindeki sosyo-kültürel etkileri saptanabilir, insan davranışlarını belirleyen çevresel faktörler tespit edilerek sonuçları değerlendirilebilir.

Bunun böyle olmadığına dair toplumda yer etmiş egemen düşünce ise en büyük aldatmacalardan bir tanesidir. Mevcut statüko içerisinde egemen olan sınıfların çıkarlarını sağlamak almak adına uydurulmuş “bilimsel” bir yalandır. Çünkü sosyal bilimlerin konusu hayatın, toplumsal gerçekliğin ta kendisidir. Dolayısıyla toplumsal hayata, mevcut sisteme, var olan tahakküm ve sömürü düzenine, sosyal eşitsizlik ve adaletsizliğe yönelik tüm potansiyel eleştiriler sosyal bilimlerin kendisinden gelecektir. İşte tam da bu sebeple sosyal bilimleri itibarsızlaştırmak, onları yok saymak, önemsizleştirmeye çalışmak mevcut düzenden çıkarı olan egemenlerin tesis ettiği bu düzeni temelinden sarsacak eleştirilerin önünü tıkamak için geliştirilen önlemlerden başka bir şey değildir. Egemenlerin elinde pozitivizm kapitalizmin özü olan sınıf çıkarlarına hizmet edecek şekilde bireyleri toplumsal yaşamın gerçekliğine yabancılaştıran ideolojik bir araç haline dönüşmüştür.

Pozitivizm ve Metafizik

Pozitivizmin bilimsel bilgiye ulaşmak adına tek mübah yol olarak zihinlere pompalandığı günümüz kapitalist toplumlarında bireyler, toplumsal gerçekliğin sınırları kesin olarak çizilmiş belirli bir kısmı üzerine bilgi ve fikir sahibi olabilmeyi kanıksamışlardır. Daha doğrusu alternatif bir yol olduğundan çoğunlukla habersizdir ve sorgulamadan pozitivist yönteme başvurur. Pozitivizm de katı bir şekilde sınırlandırdığı alanın dışından bakılarak geliştirilebilecek her türlü alternatif düşünceyi yanlış, değersiz, bilimsel olmayan safsatalar olarak yaftalar. Toplumsal gerçekliği ardında yatan sebeplerden (görüngü) ayıran bu pratiğiyle pozitivizm, metafizik bir düşünme biçiminin ürünüdür.

Metafizik, bir düşünme biçimi olarak maddi hayatın belirleyiciliğinde tinsel, doğaüstü varlık veya güçlere önem atfeden yaklaşımdır. Bu yaklaşıma göre insan her şeyi bilemez, belirleyemez ve her şeye müdahale edemez. Kaderin üstünde bir kader, göklerden gelen bir karar vardır. İnsan ise aciz bir varlık olarak bu ilahi karara boyun eğmek, bu dünyada cezası neyse çekmek ve elindekiler için şükretmek zorundadır. Hiç şüphesiz böyle bir yaklaşım, insanı içinde bulunduğu sıkıntılı maddi koşulları sorgulamaktan alıkoyan, üzerindeki tahakküme karşı boyun eğmesini kolaylaştıran, eşitsizliğe ve sömürüye karşı harekete geçmesini engelleyen, dolayısıyla kendine ve toplumsal gerçekliğe yabancılaştıran son derece temkinle yaklaşılması gereken bir yaklaşımdır. Tüm bu nitelikleriyle günümüz dünyasında statükocuların vazgeçilmez manipülasyon araçların biri haline gelmiştir. Liberal toplumların dünya görüşünün ifadesidir.

Michelangelo tarafından yapılan dünyaca ünlü fresk: Adem’in Yaratılışı

Pozitivizm ise duyulduğu anda akıl, rasyonalite, deney ve gözlem yoluyla kanıtlanabilir bilimsel bilgi ve gerçekliği çağrıştıran, metafizik ile taban tabana zıt bir olgu gibi görünmektedir. Ancak toplumsal hayatın çeşitli alanlarıyla meşgul olan sosyal bilimleri bilim olarak görmeyen, bilimsel gerçekliği deney ve gözlemin dar alanına hapseden pozitivist düşünce, bu alanın dışında kalan her şeyi metafiziğin konusu haline getirir. Dolayısıyla onu koşullandırır. Pozitivizmin gözünde bilimsel olmayan her şey metafizik düşünce ile açıklanmaya çalışılır. İnsan en temel dürtülerinden biri olarak duyduğu merak ile yaşananları açıklama ihtiyacı duyar. Böylelikle bilimsel alanın dışında bırakılan tüm süreçler insanlar tarafından metafizik düşüncelerle ve inançlarla doldurulur. Bu sayede pozitivist düşünce, metafizik düşüncenin varlığını sürdürebileceği meşru bir alan yaratır. Onun kabul ettiği bilimsel yöntemlerle açıklanamayan ya da açıklanamayacağına inanılan her toplumsal süreç metafiziğin kucağına itilir. Tüm bu süreçler sanki doğaüstü etkenlerin belirleyiciliğindeymişçesine açıklanır.

Sonuç itibariyle pozitivizm de pozitif yönleri olduğu kadar negatif yönleri de olan bir pratik. Diğer pek çok şeyde olduğu gibi. Bu nedenle her ne kadar iyi bildiğimizi düşündüğümüz, sarsılmaz inançlar besleyerek bağlı olduğumuz olgular olarak değerlendirsek de her zaman için onlara şüpheyle yaklaşmak önemli. Bunu her şeyi eleştirerek, her şeyi reddederek yapalım demiyorum. Her şeyi peşinen reddetmek de ideolojik ve sorunlu bir tavır olurdu. Bize gereken inandıklarımız ya da öğrendiklerimiz hakkında daha fazla bilgi edinmeye bizi sevk edecek, ufkumuzu genişletecek ve bize sorgulayan bireyler olmayı öğretecek tatlı bir şüphe. Burada ele alınan da genel kabullerimizden yalnızca biri. Belki de bütün bu yazdıklarım yanlış, çok taraflı bir yaklaşımın ürünüdür. Buna karar vermek de sorgulamak ve üzerine düşünmeyi gerektirir. Belki ideolojik olmak pozitivizmin fıtratında vardır, belki de yoktur. Belli mi olur, belki de o sizi o fıtrata götüren şeyin ta kendisidir.

Mert Pamuk

Ben Mert, 24 yaşındayım. Radyo Televizyon ve Sinema mezunuyum. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisans yapıyorum. Başta medya, iletişim kuramları, tarih ve siyaset olmak üzere gündelik hayatımızı şekillendiren konulara eleştirel bir perspektiften bakarak okuyucuyu sorgulamaya teşvik etme peşindeyim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: