Medyanın Ta Kendisi: Giriş

Günümüz dünyasında toplumu ve bireyi şekillendiren en önemli etkenlerin başında medyanın geldiği varsayımında bulunmak hiç de yanlış olmayacaktır. Zira onunla yatıp onunla kalkan insanların yaşam sürdüğü bir gerçeklikte bu hipotezin doğruluğu su götürmez bir gerçektir. İster geleneksel medya olarak adlandırdığımız basın ve yayın faaliyetleri olsun, ister internet teknolojisi ile gelen, nispeten yeni sosyal ve dijital medya çılgınlığı olsun; medya her yönüyle bilinçlerimizi şekillendirmeye, hayatlarımıza yön vermeye devam ediyor. Bize dünyadan haberler verip bilgi birikimimizi inşa ediyor, çevremize karşı bakışımızı belirliyor, idealiz edilmiş rol modellerini önümüze sunarak davranışlarımızı biçimlendiriyor, insanı insan yapan tüm yetkeleri üzerinde derin izler bırakan etkilere sebep oluyor.

Buraya kadar her şey normal görünebilir. Bunda ne var ki diyebilirsiniz. Lakin medya bunları yaparken size verdiği bilgileri eşik bekçilerinin çeşitli ideolojik filtrelerden geçirerek süzdüğü bilinçli şekilde seçilmiş ve düzenlenmiş manipülatif bilgiler vererek sizi yanlış bir bilinç ile donatıyor. Olay ve olguları neden-sonuç bağlamından kopararak çarpıtıyor. Çevresine dair ideolojik bilgiyle donanmış insanı kendi gerçekliğine yabancılaştırıyor. At gözlüklerini kafasına bağlayıp dışarıdaki esas sebepleri görmesine engel oluyor. Maddi ve manevi olarak tam da sistemin ihtiyaç duyduğu insan tipine uygun, zararsız ve itaat eden bir insan olmanız için davranışlarınıza balans ayarı çekiyor. Her an her yerde size içi boş içerikler ile sorgulama yetinizi köreltecek, üzerine düşünmeye ihtiyaç duymayacağınız yeni bir yaşam pratiğini enjekte ediyor. Durmadan ve doymadan tüketerek sistemin çarklarını durmaksızın çevirmenizi sağlamak için her an her yerde sizi reklam bombardımanına sokuyor. Kısacası yeni yaşam pratiğini, sizi, düşüncelerinizi ve davranışlarınızı, normal algınızı inşa ediyor. Medyanın yaptığı şey tam olarak budur.

            Bu bağlamda medyanın kuramsal olarak ele alınıp derinlemesine incelenmesi gerekliliğine sizlerin de hak vereceğini düşünüyorum. Böylesine bir inceleme yapabilmek için ilk olarak bir yöntem belirlemek gerekir. Ben de bu incelemeyi gerçekleştirirken farklı dünya görüşlerinin medyaya nasıl yaklaştığı, hangi amaçla böyle bir görüş belirttiği ve bunu nasıl gerekçelendirdiklerine dair analizleri sistematik bir biçimde ele alarak değerlendirmeyi uygun buluyorum. Dolasıyla değineceğim noktalar bazında ilk olarak, medya ve iletişim araştırmaları literatüründe egemen yaklaşımlar olarak adlandırılan liberal yaklaşımların tezlerine ve görüşlerine yer verip, ardından eleştirel yaklaşımların kuramsal analizlerine değinerek karşılıklı bir inceleme yapmaya çalışacağım. Bunu yaparken benimseyeceğim araştırma yönteminin adı ekonomi-politik yaklaşımdır. O nedenle medyanın ekonomi-politiğine bakmadan önce, ekonomi-politik kavramının incelenmesi gerekliliği doğacaktır ki, yazı dizisi olarak sizlerle paylaşmayı planladığım bu dizinin ilk bölümünde bu açıklamaya yer vermeyi doğru buluyorum.

Ekonomi-politik nedir?

            Ekonomi-politik, insanların maddi varlıklarını sürdürebilmek için gereken araçların üretimi ve değişimini inceleyen bir bilimdir. Yani ekonomi-politik; üretim, dağıtım ve bölüşümün nasıl gerçekleştiğini incelemektir. Her bir üretim tarzında üretim, dağıtım ve bölüşüm biçimleri farklılaşır. Tüm üretim tarzları ve ideolojiler ekonomi politik üst başlığı altında değerlendirilir. Ekonomi politik başlı başına bir bilim olmasına rağmen mevcut liberal sistem içerisinde arlarındaki bağ koparılmaya çalışılmış ve ekonomi ile politika olarak sanki birbirini etkilemeyen iki olguymuşçasına ayrıştırılmıştır. Akademik olarak da bu ayrıştırma söz konusudur. Her ne kadar diyalektik olarak her ikisi de birbirini etkilese de net olarak ekonomi politikayı belirler. Ancak politika da ekonomiyi çeşitli şekillerde koşullandırır, yönlendirir, değiştirir.

Ekonomi-politik iki farklı ana başlık altında değerlendirilmektedir. Bir tanesi mevcut sistemi meşrulaştıran ve yeniden üretimini sağlayan düşünceleri kapsayan liberal(klasik) ekonomipolitik, diğeri ise mevcut sistemi eleştiren eleştirel ekonomi politiktir. Günümüzde iletişim fakültelerindeki eğitim sistemi modeli genel itibariyle (çoğunlukla) liberal ekonomi politiğe dahil ana akım kuramları ele alır ve öğretir. Eleştirel kuramlar pek çok eğitim kurumunda öğretilmemektedir. Bu durumun temel sebebi de bu okullardan mezun olacak iletişimcilerin mevcut ekonomi politiği yeniden üretmelerinin sağlanması amacıdır. Eğitim sistemindeki bu dengesizlik medya sektöründe teori ile pratik arasındaki uyuşmazlığı ortaya çıkarır. Medya çalışanlarının okullarda öğrendikleri pratikler ile meslek hayatlarında karşılaştıkları pratikler birbirlerinden tamamen farklı olarak işlemektedir. O nedenle alacağınız onca mesleki eğitime rağmen işi pratikte işte öğrenmeniz hiç de tesadüf değildir. Eğitim sistemi değişse dahi mevcut ekonomi politik anlayış değişmediği sürece bu durum değişmez. Çünkü mevcut üretim tarzı böyle bir talep üretmektedir ve bu talebi karşılayacak insanların yetiştirilmesi esastır.. Medya sektörü de tıpkı eğitim sistemi gibi mevcut ekonomi politiğin ihtiyaçlarına göre şekillendiğinden değişmesi de bu statüko içerisinde imkansıza yakındır.

  Toplumsal ilişkiler mevcut tarihsel koşullara göre oluşur. Oysa bu tarihsel gerçekler Adam Smith ve onu takip eden liberal ekonomi-politikçiler tarafından ölümsüz doğa yasaları olarak görülmüştür. Yani insanlara kapitalist üretim tarzı insan doğasının değişmez ve doğal bir gerçekliği olarak sunulur. Bununla beraber kapitalist üretim tarzının getirdiği rekabetçilik ve bireyciliğin de insan doğasının bir parçası olarak gösterilmesi söz konusudur. Böylece kapitalist üretim ve bölüşüm ilişkilerinin insan doğasına en uygun üretim sistemi olduğu inancının kurulmasıyla mevcut sistem meşrulaştırılır. Söz konusu meşrulaştırmayı gerçekleştiren yaklaşımlar neticesinde de liberal ekonomi politik ortaya çıkmıştır. Bu meşrulaştırma liberallerin ekonomi politiğe yaklaşım biçimlerinin direkt olarak yansımasıdır. Liberal ekonomi-politikçiler tarafından ortaya konan bu yaklaşım ile üretim, dağıtım ve bölüşüm ilişkilerinin ve yasalarının ortaya çıktığı tarihsel koşulların ürünü oldukları gerçeği yok sayılmıştır. Oysa ortaya atılan insan doğası iddiası üretici güçlerin tarihsel gelişimi ile ortaya çıkan kapitalist sınıfın, kapitalist üretim ve ticaret tarafından belirlenmiş doğasından başka bir şey değildir.

Mert Pamuk

Ben Mert, 24 yaşındayım. Radyo Televizyon ve Sinema mezunuyum. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisans yapıyorum. Başta medya, iletişim kuramları, tarih ve siyaset olmak üzere gündelik hayatımızı şekillendiren konulara eleştirel bir perspektiften bakarak okuyucuyu sorgulamaya teşvik etme peşindeyim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: